Tıbbi uygulama hatası iddiaları, son yıllarda basm-yaym organlarında giderek artan oranlarda gündeme gelmekte ve toplumun ilgisini çekmektedir. Sağlık sistemindeki aksaklıkların kamuoyunda yarattığı hoşnutsuzluk, hukuk sistemimizdeki yetersizlikler, medyanın ilgisinin başlıca nedenleridir. Bilimsel verilere dayanmayan, dolayısı ile bilgilendirme sorumluluğunu da yerine getirmeyen bu yayınlar; hekimlerin yeteneği, bilgisi, davranışı ve hastaya yaklaşımını sorgulayan olumsuz tutumu ile hastaları hekimlere karşı dava açmaya yönlendirmektedir.
Bazı sağlık personelinin de hasta haklarına bilerek veya bilmeyerek gösterdikleri umursamazlık, tıbbi uygulamalar sonrasında birçok sağlık personelinin gereksizce suçlanmasına zemin hazırlamaktadır. Bilirkişilik kurumlarına hasta haklarını ihlal etmek iddiası ile yapılan başvurularda, son yıllarda görülen artış önceki yılların birkaç misli rakamlara ulaşmıştır. Bu sonuç, 1998 yılında yayınlanan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin daha etkin anlaşılması ve kullanılmasının yanı sıra; hasta hekim ilişkisinin değişen yüzü ve sağlık politikalarındaki değişimden kaynaklanan olumsuzluklar ve bu olumsuzluklardan, artan oranlarda hekimlerin sorumlu tutulması ile uyumlu görünmektedir.
Sağlık hizmetlerinin sunumu sırasında yaşanılan aksaklıklar nedeni ile son yıllarda daha kalıcı ve hızlı çözümler araştırılmaktadır. Hata yapan sağlık personelinin daha etkin değerlendirilmesi için bir takım yasal düzenlemeler yapılmış ve yeni önlemler de gündeme gelmiştir. Hasta hakları yönetmeliği ile hastaların hakları korunurken, sağlık personeli ile ilgili düzenlemeler çok gerilerde kalmıştır. Mevcut müphem düzenlemelerde olduğu gibi yeni ve ağırlaştırılan koşulların, açılan birçok davada hekimlerin ceza ve tazminat sorumluluğu ile karşı karşıya kalması sonucunu doğuracağı öngörülebilmektedir. Mevcut koşullarda, Türkiye’de hiç bir doktor kendini malpraktis davalarının uzağında göremez.
Tıbbi malpraktis davalarında ihmal iddialarının arkasında genellikle uygunsuz tıbbi tedavinin yaralanmaya yol açtığı kanaati bulunmaktadır. Mahkemelerde bilirkişi görüşleri gerçekleri bulmak için uğraşan mahkeme heyetine büyük kolaylık sağlar. Bilirkişiler kendi ifadeleriyle dünyada kabul gören bilimsel gerçekleri mahkeme heyetine sunarlar. Örneğin bir meteoroloji uzmanı gece gerçekleşen hırsızlık olaylarıyla ayın safhaları arasında bağlantı olup olmadığı hakkında görüş sunarken bir balistik uzmanı ise atış mesafesi ya da atışın yönü hakkında bilgi verir. Benzer şekilde tıp doktorları da kendi uzmanlık alanlarında, tıbbi bilimlerde veya klinik aşamalar hakkında görüşlerini mahkeme heyetine sunarlar.
Tıbbi malpraktis davalarında en fazla karşımıza çıkan dava sebepleri ya uzmanın olay hakkında ihmalde bulunduğunun iddiası ya da hastalara gerekli tedaviyi vermemesi üzerinedir. Tıbbi bilirkişiler hastalar üzerinde meydana gelen travmaları veya aile fertlerinin iddialarını mahkemelerde anlaşılabilir şikâyetlere çevirirler.
Hastaları en etkin biçimde koruyacak bir sorumluluk sistemi, hekimlerin mesleği yürütmedeki cesaretini kırabilir. Tıbbi uygulamada, zor olguların tedavisi hızlı karar vemeyi ve risk almayı gerektirir..
Hekimlik mesleğinin bu özel durumu, meslek kusurunun değerlendirilmesinde, daha esnek ölçülerin uygulanmasına, ya da sorumluluk açısından ayrıcalıklı dav-ranılmasma olanak verir mi? Hekimin insan sağlığını ve hayatını korumak için verdiği büyük savaş, hatalı olup olmadığının belirlenmesinde hoşgörülü bir yaklaşımı haklı kılar mı? Yoksa genel olarak kusurun saptanmasında getirilen objektif kriterler tıbbi uygulama hataları iddialarında da kullanılmalı mıdır?
Bu konuda önemli belirleyicilerden biri; hekim ile hasta arasındaki varsayımsal sözleşmedir. Bu sözleşme, bir çeşit vekâlet sözleşmesi olup, hekim bu sözleşme ile sonucun iyi olacağını garanti etmemektedir. Ancak bir vekil olarak hekim, işçi gibi özen borcu altındadır. Bu nedenle hekim her türlü kusurundan sorumludur. Ancak bu ilkenin katı bir şekilde uygulanması hekimlerin de hastaların da yararına sonuçlanmaz. Bu yüzden kökleşmiş birçok hukuk sisteminde içtihat, bilimin eksikliklerini ve insanın yanı-labilirliğini dikkate alarak söz konusu ilkenin sertliğini yumuşatmıştır. Çok sayıda farklı, zaman zaman çelişkili görüşün bulunduğu tıbbi uygulamalarda, bir ölçüde kaçınılmaz yanılgılar hekimin sorumluluğuna yol açamaz.
Buna karşılık hekim açık hatasından, uygun olmadığı belirgin tedaviden, meslek kurallarının açık bir şekilde çiğnenmesinden, ya da hekimlik mesleği ile ilgili genel bilgileri bilmemesinden sorumludur. Türk hukuk sisteminde Yargıtay, çeşitli uygulamalarında hekimlere daha esnek ve ayrıcalıklı ölçüler uygulanacağına ilişkin açık bir içtihatta bulunmamıştır. Yargıtay 13. Hukuk Dairsi, 1974 tarihli bir kararında; ölçü olarak, “tedbirli bir doktorun aynı hal ve şartlar altında göstereceği ihtimam”m göz önünde tutulacağını kabul etmiştir.
Hekimler tanı, tedavi ve izlem aşamalarında hata yapabilmektedir. Hekimler hastalarına her zaman kesin tanı koyamayabilir. Teşhiste hata tek başına hekim sorumluluğu açısından yeterli olmamaktadır. Hastayı meslek kurallarına uygun olarak muayene eden, gerekli zamanı ve dikkati harcayarak, kişisel bilimsel görüşüne göre teşhis koyan hekim, kabul edilen ilkelere uygun bir tedavi protokolü uygularsa, özensiz ya da dikkatsiz olduğu iddialarından sorumlu olmaz. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 1980 tarihli bir kararında; bütün sorunun “hekimin tıp kural ve gereklerine uygun davranıp davranmadığını tespit etmek olduğunu” belirtmiştir.
Hukuk ve ceza yargılaması kanunlarının bilirkişilik sistemindeki temel dayanak noktası, hakimin özel ya da teknik bir bilgiyi gerektiren konuda bir bilirkişiye başvurup bu konuda kendisini aydınlatmak istemesidir. Ancak hakim, bilirkişinin verdiği rapor ile bağlı değildir. Böyle durumlarda raporun kabul görmemesi gerekçesi ile açıklanmak zorundadır.
17.12.2004, tarih ve 25673 sayılı Resmî Gazetede yayınlana 5271 Kanun Numaralı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu, bilirkişinin atanmasını (MADDE 63), aşağıdaki gibi açıklamıştır. Ayrıca yeni kanunun bilirkişilik ile ilgili maddeleri, bu kitabın son bölümünde bulunan Adli Tabiplik Hizmetleri İle Doğrudan İlgili Mevzuat (Ek.) bölümünde ayrıntılı olarak bulunmaktadır.
Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re'sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.
Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hâkim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir. Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir.
Aynı kanunda bilirkişi olarak atanabileceklerle (MADDE 64), ilgili aşağıda sunulan yeni değişiklikler de belirtilmiştir.
Bilirkişiler, il adlî yargı adalet komisyonları tarafından her yıl düzenlenen bir listede yer alan gerçek veya tüzel kişiler arasından seçilirler. Cumhuriyet savcıları ve hâkimler, yalnız bulundukları il bakımından yapılmış listelerden değil, diğer illerde oluşturulmuş listelerden de bilirkişi seçebilirler. Bu listelerin düzenlenmesine veya listelerde yer verilenlerin çıkarılmalarına ilişkin esas ve usuller, yönetmelikte gösterilir.
Önceki kanunda da engel bir durum olmamakla birlikte yeni kanunda altı çizilen bir husus, duruşmada bilirkişinin, açıklaması (MADDE 68) ile ilgili değişikliktir.
Mahkeme, her zaman bilirkişinin duruşmada dinlenmesine karar verebileceği gibi, ilgililerden birinin(Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiin veya kanunî temsilcinin) istemesi halinde de açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağırabilir.
Bu madde ile yargı sisteminde önemli bir yere sahip “çapraz sorgu” olarak adlandırılan, bilirkişinin mahkemede tanıklığına başvurulmasının, önümüzdeki günlerde çok sık olarak gündeme geleceği öngörülmektedir. Adil yargılama kapsamında kanıtların çok daha ayrıntılı ve objektif değerlendirilme olasılığı bulunan bu sistem, bilirkişiler için de zorlu bir sınav niteliğinde olacaktır.
Bilirkişilik Kurumları
Hekimlerin uygulamalarından doğan aksaklıklarda, var olan mevzuat çerçevesinde nasıl bir süreçten geçecekleri ile ilgili bilgi eksikliği, uygulamanın incelenmesi aşamasında olumsuz tutum almalarına yol açabilmektedir. Türkiye’ de malpraktis konusu disiplin suçu kapsamında ilçelerde İlçe Disiplin Kurulları, illerde İl Disiplin Kurulu, etik boyutuyla mesleki denetleme kurumu olarak Tabip Odaları Onur Kurulları ve Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu’ nda ele alınmaktadır. Hukuk alanında ise ceza ve tazminat yönünden yapılacak değerlendirmede, büyük oranda Sağlık Bakanlığı düzeyinde Yüksek Sağlık Şurası, Adalet Bakanlığı içinde Adli Tıp Kurumu bilirkişiliği ile mahkemeler tarafından karara bağlanmaktadır.
I.Yüksek Sağlık Şurası
1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun Yüksek Sağlık Şurası'na tıbbi olaylarda bilirkişilik görevini yüklemiştir. 1930 yılında yürürlüğe giren Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile de bu yükümlülüğü yerine getirecek bir yapılanma, yani Yüksek Sağlık Şurası oluşturulmuştur. Kuruluş ve çalışma esasları ise 1984 tarihinde yürürlüğe giren Sağlık Bakanlığı'nm Teşkilat ve Görevleri Hakkında 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 210 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik 31. Maddesine göre yeniden düzenlenmiştir. Anılan kararnameye göre, Yüksek Sağlık Şurası “önemli sağlık konuları hakkında ve tıbbi uygulamalar sonrası oluşan adli nitelik kazanmış olaylarda” görüş bildirmekle yükümlü kılınmıştır. Tıbbi uygulamalar sonrası oluşan durumların adli nitelik kazanması durumunda açılan ceza davalarında, mahkemelerin başka bilirkişilere başvuru hakkı saklı kalmak kaydıyla Yüksek Sağlık Şura-sı'nm görüşünün alınması zorunludur.
Yüksek Sağlık Şurası; Bakanlık Müsteşarı, Araştırma Planlama Koordinasyon Kurulu Başkanı, Temel ve Tedavi Hizmetleri Genel Müdürleri, Birinci Hukuk Müşaviri gibi doğal üyeler ile ülkede hizmetleri ve eserleri ile tanınmış Sağlık Bakanınca seçilen 11 üyeden oluşur. Görev süreleri 1 yıldır. Yılda en az bir kez toplanma şartı getirilmiş olup, bakanlığın gerekli görmesi halinde olağanüstü toplantılar da yapılabilmektedir.
Yüksek Sağlık Şurası'nda dosyalar üzerinde inceleme yapılarak mahkemelere görüş bildirilmektedir. Şura’nm vermiş olduğu görüşler mahkeme tarafından değerlendirilip olay hakkında yeterli kanaat verici nitelikte bulunmazsa, diğer bilirkişilerin vermiş oldukları görüşler doğrultusunda da hüküm kurulabilir. Yüksek Sağlık Şurası'ndan görüş alınma zorunluluğu, ceza mahkemeleri içindir, hukuk mahkemeleri için geçerli zorunluluk bulunmamaktadır. Tıbbi uygulama hataları sonrası oluşan durumlarda açılan tazminat davalarında, mahkeme Yüksek Sağlık Şurası'nm görüşünü almadan diğer bilirkişilerin görüşleri doğrultusunda da karar verebilir. Yüksek Sağlık Şurası'nda mahkemelerce sorulan konular yanıtlanmaktadır. Bu kapsamda “ilgili sağlık personelinin olayda oluşan zarar yönünden kusurlu olup olmadığı ya da ihmalinin bulunup bulunmadığı” sorularına cevap aranır. Bu nedenle mahkeme aşamasında alman ifadeler ve Şura'da alınan kararlar genellikle “tıbbi uygulamalar sonucu zarar oluşup oluşmadığı, oluşan zararla sağlık personelinin eylemi arasında nedensellik bağı olup olmadığı ve bu zararın sağlık personelinin eyleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığına” yöneliktir. Şura’da dosya üzerinden karar verilmektedir. Adli olay ile ilgili görülen kişilerin ifadeleri, sağlık kuruluşu kayıtları, hasta evrakı ve filmleri laboratuvar incelemeleri, diğer bilirkişilerin görüşleri, varsa otopsi raporu ve Adli Tıp Kurumu raporlarının yorumları değerlendirilmektedir. Bu sırada ilgililerin muayenesi ya da ifadelerinin değerlendirilmesi yapılmamaktadır. Bu nedenle gönderilen dosyanın sorulan tıbbi görüşü oluşturacak, tüm delilleri içermesi, tam bilgi vermesi önemlidir. Çok sayıda bilirkişilik dosyası değerlendirilirken edindiğimiz izlenim, genellikle tıbbi dosyaların büyük eksiklikler içerdiği şeklindedir. Bu durum yalnızca kayıtların düzgün tutulmadığı anlamına gelmemektedir. Dosyaların toparlanması sürecinde farklı birçok sorun olayda etmendir. Hastaların birden fazla sağlık kuruluşunda, farklı zaman dilimlerinde tedavi olması ve bu kuruluşların dosyanın toparlanması sırasında aynı özeni göstermemesi sorunlardan sadece biridir. Temel olarak mahkemenin sorumluluğunda olan bu husus; olayın mağduru olmamak açısından davalı hekimlerin de dikkat etmesi gereken bir konu olmaktadır. Bu anlamda dosyada bulunan eksik belgelerin tamamlanabilmesi konusunda, mahkemelerin yaptırımlarını kullanan Adli Tıp Kurumu ve Yüksek Sağlık Şurası belirli bir avantaja sahipken, 6023 sayılı kuruluş yasasında tüm belgelere ulaşma hakkı verilmiş ve aynı yasada kamu kurumlarının gerekli desteği sağlaması öngörülmüş olan Tabip Odaları delillerin toplanması sürecinde çeşitli engellerle karşılaşmaktadır. Tabip Odalarının avantajı olarak değerlendirilebilecek bir özellik de hekimler ve hastalar ile doğrudan iletişim kurulabilmesi, hekimlerin ilgili kurullarda dinlenerek kanaat oluşturulabilmesi, gerekli görüldüğünde hastanın bilirkişi olarak seçilen hekimlere yeniden muayene ettirilerek son tıbbi durumun saptanabilmesidir.
II. Adli Tıp Kurumu
20.04.1982 tarih ve 17670 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan, 2659 no-lu Kurum Kanunu’na göre; Adli Tıp Kurumu, adalet işlerinde bilirkişilik (Ek ibare: 19/2/2003-4810/1 md.) yapmakla görevlendirilmiştir. Kurum, başkanlık, başkanlık kurulu, ihtisas daireleri ve kurulları ile şube müdürlüklerinden oluşmaktadır.
Adlî Tıp Genel Kurulu, Adlî Tıp Kurumu Başkanının başkanlığında, adlî tıp ihtisas kurulları başkan ve üyelerinden oluşur. Genel Kurulda görüşülen konu, daha önce Kurum merkezinde veya taşradaki Adlî Tıp İhtisas Dairelerinde karara bağlanmış ise, Adlî Tıp Genel Kuruluna Kurum merkezindeki ilgili ihtisas dairesi başkanı, yokluğunda vekili iştirak eder ve oylamaya katılır. Genel Kurul, mahkemeler ve savcılıkların yeterince kanaat verici bulmadıkları ihtisas kurulları ve dairelerinin raporlarını karara bağlar. Ayrıca bu kurul ve dairelerin iç ve aralarındaki çelişkili raporlarını da karara bağlar. Genel kurul ve ihtisas kurulları gerek duyduğunda ilgili kişilerin ifadesini alıp muayene edebilir. Ancak tüm Türkiye’ye hizmet sunan kurumun, bu konuda tabip odaları kadar avantajlı olduğu söylenemez. Adli Tıp Kurumu Kanunu’na göre, mesleki kusurlara bakan kurul, 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu’dur. Üçüncü Adlî Tıp İhtisas Kurulu, bir başkan ve adlî tıp uzmanı iki üye ile birer Ortopedi ve Travmatoloji, Genel Cerrahi, Nöroloji, İç Hastalıkları, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Enfeksiyon Hastalıkları uzmanından oluşmaktadır. Temel olarak kri-minal olguları çözümlemek üzerine tasarımlanmış genel kurul kompozisyonu; malpraktis iddialarında oy kullanan üyelerinin dağılımı da öne sürülerek, meslektaşlarımız arasında ve uluslararası düzlemde yoğun eleştiri almaktadır. Oldukça özellikli bir uzmanlık alanına ait karar, ilgili uzmanlık alanından bilirkişilerin görüşlerinin aksine oy kullanan, o alanla ilgili olmayan hekimlerin görüşü doğrultusunda olabilmektedir.
Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nun kararları nihai olarak algılanmakla birlikte Yüksek Sağlık Şurası kararlarında olduğu gibi yine bağlayıcı nitelikte olmayıp mahkemelerin takdir yetkilerini kısıtlamaz.
III. Tabip Odaları Onur Kurulları
Bir bilirkişilik müessesesi olarak çok bilinmemekle birlikte tıbbi uygulama hataları iddiaları, etik boyutuyla mesleki denetleme kurumu olarak Tabip Odaları Onur Kurulları ve Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu’ nda ele alınmaktadır. Tabip Odaları'nm malpraktis ile ilgili olarak yürüttüğü araştırma, soruşturma ve Onur Kurullarında karara ulaştırma süreci bir cezalandırmadan öte, tıbbi uygulamaların niteliğini denetleme ve bu niteliğin geliştirilmesine yönelik bir iç denetim mekanizması olarak algılanmalıdır. Tabip odaları ile ilgili bilgiler, bu kitabın “İstanbul Tabip Odası'na Başvuran Tıbbi Uygulama Hataları" başlıklı bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
IV. Yüksek Öğretim Kurumları
Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun “Diğer Adli Ekspertiz Kurumları” başlığı altında (Madde 31) “Yükseköğretim Kurumları veya birimleri, adli tıp mevzuatı çerçevesinde adli tıp olaylarında ve diğer adli konularda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre resmi bilirkişi sayılır. Bu birim ve kliniklerde tetkik edilecek adli tıp ile ilgili işler yönetmelikte belirlenir.” denilmiştir. Aynı şekilde Yüksek Öğretim Kanunu’nun 37. maddesinde mahkemelerin teknik ve uzmanlık isteyen her konuda üniversite ve bağlı birimlerinden yararlanabileceğini, bilirkişi olarak görüş isteyebileceğini belirtmiştir. Ayrıca aynı kanunun 38/2. maddesinde Yüksek Öğrenim Kurulu’nun isteği ve ilgili kamu kuruluşunun onayı ile yüksek öğrenim kurumları ya da birimleri, ilgili adli makamların talepleri ile adli tıp mevzuatı kapsamında adli tıp ve diğer adli konularda resmi bilirkişi olarak görevlendirilebilecekleri belirtilerek konu daha da netleştirilmiştir.
Türkiye’de 1930Tu yılların koşullarında sağlık sisteminin yetersizliği, tıbbi konularda görüş alınabilecek bilim adamlarının azlığı, bir merkezi yapılanmayı zorunlu kılmıştır. O günün şartlarında hem hasta hakları, hem de sağlık personelinin haklarının en iyi şekilde korunması için, Yüksek Sağlık Şurası gibi bir yapılanmanın zorunlu olduğu söylenebilir. Yargı organları sağlıklı bir karara varabilmek için, tıbbi uygulamanın tıp biliminin kabul ettiği genel kurallara uygunluğunu, tıbbi ihmal ya da kusurun bulunup bulunmadığını belirlemek zorundadır. Tıp bilimi sürekli bir değişim içinde olup, değişik öğretiler ve farklı tartışmaların arasında uygulamada izlenecek çözümlerde tam bir uzlaşı bulunmamaktadır. Tıbbi uygulamaların dinamik yapısı bu alandaki bilirkişiliği çok daha zorlaştırmaktadır. Her yıl katlanarak artan dosya sayıları, son derece zor bir alanda büyük fedakârlıklarla yürütülen hizmetin sürdürülebilmesi adına kaliteden ödün verme noktasına gelmesine yol açmıştır. Bu zorluk Türk yargı sisteminde önemli bir yere sahip olan bilirkişilik kurumlarının ciddi sıkıntılar yaşamasına neden olmaktadır. Aynı olguda birbirinden tamamen farklı görüşleri içeren raporların sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Mahkemede taraflar önünde tartışılma şansı bulunmayan söz konusu farklı değerlendirmelerin; raporları inceleyen hukuk mensupları tarafından açıklığa kavuşturulması pek olası görünmemektedir. Bu çelişkiler “adil yargılanma” için var olan bilirkişilik kurumunu, çözüm yerine çözümsüzlük üreten bir kurum konumuna getirmektedir. Bu kapsamda Türkiye’de bilirkişilik kurumları hiç olmadığı kadar tartışma konusu olmaktadır. Ayrıca bilirkişilik kurumlarının, yapılanmalarının siyasi değişikliklerden etkilenebilmesi ciddi endişe konusudur. Sahip olduğu nitel ve nicel avantajlarla, Yüksek Öğretim Kurumları'nm, özellikle de bu kurumların bünyesindeki Adli Tıp Anabilim Dalları'nm, Adli Tıp Enstitüleri’nin uygulamada yer almaları, mevcut iş yükünü paylaşarak, sorunların çözümünde ilk adımı oluşturabilir.
Yeni TCK ve Beklentiler
Bu kitabın ve sempozyumun “Ceza Hukuku ve Özel Hukuk Açısından Hekim Sorumluluğu” bölümünde ayrıntılı olarak tartışılacak olan hekimleri ilgilendirdiği belirtilen “olası kast, bilinçli taksir” gibi yeni TCK’nda geçen kavramlar ve önceki kanuna göre arttırılmış yaptırımları, meslektaşlarımız arasında geniş yankı bulmuştur. Adeta bir panik havası oluşmuştur. Bu durum ve yukarıda bahsedilen diğer nedenlerle önümüzdeki günlerde hekimler hakkında çok daha fazla soruşturma açılabileceği öngörüsüne katılmamak mümkün görünmemektedir. Ancak, yeni TCK ve usul kanunu CMK’nda söz konusu iddialar karşısında hekimlerin kendilerini çok daha iyi savunmalarına yardım edecek imkânlar bulunmaktadır. Bunlar arasında yukarıda bahsedilen 68. madde ile bilirkişinin duruşmada dinlenilmesi, delillerin bu esnada tartışılabilmesi, mevcut şartlara rağmen umutları arttıran çok önemli bir değişikliktir. Klasik anlamda bilinen “çapraz sorgu” sisteminden biraz farklı ve biraz kısıtlı olmakla birlikte, bu uygulamanın iddiaların çok daha hızlı ve doğru bir şekilde sonuçlanmasına katkı sağlayacağı yadsınamaz. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyelerinin geçmişten bu yana uluslararası katıldıkları olgular yanı sıra, anabilim dalma başvuran yeni olgular nedeni ile yurt içi mahkemelerde yeni deneyimleri oluşmaya başlamıştır. Bu sistemde bilirkişilik görevini yerine getirmek oldukça zor, ancak bir o kadar da mesleki tatmin sağlayıcıdır. Adli Tıp Anabilim Dallarına başvuran olgu sayısındaki artış, önümüzdeki günlerde bilirkişilik alanında yaşanılacak değişimlerin habercisidir. Hazırlık aşamasında bu şekilde alman raporların dosyalarda bulunması, bilirkişilik kurumlarında yapılan incelemelere de katkı sağlamaktadır.
Tıbbi uygulama hataları iddiaları, hekimler için davalı olmak dışında, bilirkişilik yapmak görev ve sorumluluğunu da getirmektedir. Bu nedenle önümüzdeki günlerde yargı sistemimizde bilirkişilik yapmak durumunda kalacak hekimler için bazı deneyim ve bilgilerden bahsetmek uygun olacaktır. Bilirkişi incelemesine ilişkin raporun işlevselliği; her şeyden önce söz konusu olayda, talepte bulunan makamın sahip olduğu genel ve hukuki bilgisi ile çözemediği bir konu ile ilgili bulunmasına bağlıdır.
Açıklamanın genel ve hukuki nitelik arz etmesi beklenmemektedir. Talep edilen eksik bilginin giderilmesini sağlayacak bilirkişinin, inceleme konusunda özel ve teknik bilgi şeklinde; bilimsel konuya hakim olması, ayrıca kendisine başvurulan konu ile ilgili sorulan bütün sorulara cevap vererek raporunu hiçbir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde kesin, tutarlı ve objektif olarak hazırlamış olması gereklidir. Bu anlamda bilirkişiler olayla ilgili delilleri bilimsel teknik ve diğer uzmanlık gerektiren alanlarda süzgeçten geçirerek mahkemeye sunan kişilerdir diye ifade edilmektedir. Bilirkişi raporları kısa cümlelerle yazılmalıdır. Sunulan görüşleri net bir şekilde ifade edilmiş olmalı, sebep-sonuç ilişkileri ve yorumları içermelidir. Raporda fazlalık bilgilerden kaçınılmalı, gramer ve yazım hatalarına dikkat edilmelidir. Bu tür bir durum raporun bilirkişi tarafından alel acele yazıldığı imajı verebilir.
Tıbbi malpraktis davalarında bilimsel ve klinik anlamda karışıklık olmasına rağmen davacılar bilirkişiler aracılığı ile iddialarını doğrulamaya çalışabilirler. Tıbbi uygulamalarla ilgili çapraz sorgu sisteminin uygulandığı ülkelerde, davalarda özellikle de uzman kişilerin ihmalinin iddia edildiği konularda, bilirkişilerin görüşleri, davayı çözmek için kritik önem taşır. Tıbbi malpraktis davalarında davacı taraf kendi iddialarını desteklemek amacıyla bilirkişileri mahkemeye çıkararak görüşlerine başvururlar. Davalı taraftaki kişiler ise genellikle bu tür iddiaları kendi bilgi birikimleri çerçevesinde çürütmeye çalışırlar. Bu ülkelerde problemler ise ya bilirkişi görüşlerine başvurulmayan ya da davalı tarafın spesifik alanına uygun olmayan bilirkişilerin seçilmesiyle başlar. Bilirkişilerin güvenilir olmaması ya da bilimsel camiada tanınan kişilerden seçilmemesi de ayrıca problemler yaratabilir.
Genellikle tıbbi malpraktis davalarında bilirkişilerin olaya göre seçilmesi konusu hep ikinci planda kalmıştır. Böylece dikkatsizce seçilen bilirkişiler sonucunda davalar beklentilerin dışında sonuçlanabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde temyiz mahkemeleri olayda bilirkişi olarak dinlenen şahısların geçmişlerini araştırarak bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip olup olmadıklarını ortaya çıkarmak istemektedir. Davalarda ne zaman bir bilirkişi görüşüne başvurulması gerektiği, ya da hangi uzmanlık alanına ait bilirkişilerin seçilmesi gerektiği konusunun iyi anlaşılması davanın süreci açısından önemlidir. Burada önemli olan şey bu tür iddialar söz konusu olduğunda olay hakkında gerçekleri ortaya çıkarabilecek deneyime sahip bilirkişilerin olayın türüne göre istihdam edilmesidir. Tıbbi malpraktis iddiaları konularında uzman bilirkişileri gerektirir. İşinin ehli olmak davanın seyri esnasında mahkeme heyetinin takdir yetkisini doğru yönde kullanmasını sağlar. Kanunlarda yeterlilik “ bilgi, beceri, deneyim, eğitim” gibi konularda bilirkişinin niteliğinin olması anlamına gelmektedir.
Burada akla gelen soru tıbbi malpraktis davalarında kimin bilirkişilik yapacağı ve kimin görüşlerinin uygun olduğudur. Genellikle davacının davalı taraf ile aynı uzmanlık alanından bilirkişi bulup çapraz sorguya bu bilirkişileri sokması zordur. Buradaki ana nokta doktorların kendi dallarından meslektaşlarına karşı bilirkişilik yapmak istememeleridir. Davacı taraf davalı ile aynı dala ait bilirkişi bulamazsa, davanın seyri açısından elini zayıflatmış olur. Aynı uzmanlık alanına ait bilirkişiler davaların kaybedilmesini önler. Tıbbi malpraktis olgularında bazı durumlarda bilirkişi tanıklığı konusunda istisnalar olabilir. Malpraktis iddia konularının hemen hepsinde uzman görüşüne ihtiyaç olmayabilir. Hekimin aşikar ihmali sonucunda bir zarar oluştuğunda “res ipsa loquitur” doktrini uygulanabilir. Burada önemli olan şey iddiaları iyice gözden geçirerek hangi konularda bilirkişi görüşü isteneceği hangi konularda istenmeyeceği hususunun açıklığa kavuşturulmasıdır.
Türkiye’de tıbbi uygulama hatalarının tanımı ve tıbbi girişimlerden beklenen temel özellikleri ayrıntıları ile belirten yasal bir dayanak bulunmamaktadır. Yasalarımız bilirkişinin görüşünün alınması gerektiğini belirtmekle birlikte, bu konuda bilirkişilik yapacak kişi veya kurumlarda bulunması gereken asgari donanım ve temel nitelikleri belirtmemiştir. Başta Amerika birleşik Devletleri olmak üzere bazı ülkelerde; iddia konusu olan tıbbi konular hakkında, doktorların çalıştıkları uzmanlık dallarına göre hangi standartlarda bulunmaları gerektiği veya hangi konuların ihmal suçu sayılacağı hakkında belirli bilgiler yazılı metinlerde yer almıştır. Türkiye’de halen meslek örgütleri ile uzlaşı içerisinde, bir tıbbi malpraktis yasası ile ilgili beklentiler sürmektedir.
Tıbbi bilginin artması, teknolojinin gelişmesi, hekimleri geçmişte yapamadıkları bazı işlemleri yapmaya itmektedir, bu ilerlemeler, çoğunlukla ağır riskleri de beraberinde getirmektedir. Tıbbi malpraktis, kısaca bir hastanın yaralanması ile sonuçlanan, genel olarak kabul edilmiş tıbbi uygulama standartlarına mazeretsiz olarak uyulmamasıdır. Mahkemede bilirkişi seçilenler şu konularda mahkeme heyetine bilgi vermek zorundadırlar.
• Tıbbi uygulama sırasında standart tıbbi beceri uygulanabilmiş mi?
• Davalı taraf hakkında iddia edilen ihmal konusu, bu standartlara giriyor mu?
• Uygulama sonunda bir zarar oluşmuş mu?
• Oluşan yaralanma ile ihmal konusu hakkında nedensellik bağının bulunuyor mu?
Davalı ya da davacı tarafın bilirkişileri olaylara önyargılı olarak yaklaşmanialıdırlar. Yani davalı tarafın bilirkişisi olmak olaya daha az objektif yaklaşılmasının gerektirmez. Olaylara dürüst ve objektif şekilde yaklaşma bilirkişi görüşlerinin kabul edilmesine olanak verir.
Bilirkişinin Duruşmada Dinlenmesi
Avukatlar bilirkişilere sorularını yönelttikten sonra bilirkişiler cevaplarını mahkeme heyetine dönerek verirler. Tipik bir şekilde sorular ilk önce bilirkişinin akademik, eğitim, lisans, uzmanlık alanı, araştırmaları, yayınları, aldığı ödüller ve profesyonel birikimi hakkında özgeçmişini irdelemekle başlar. Bütün bu sorular olay hakkında bilirkişinin yapacağı yorumların mahkeme heyeti tarafından değerlendirilmesini değiştirebilir. Bilirkişi çalıştığı yer ve görevi hakkında bilgi vererek neden bu vakada bilirkişi seçildiğine dair izlenim oluşturur. Bu izlenim aşamasında başarısız olması bilirkişinin mahkemeden bir şeyler sakladığına dair fikir oluşturabilir.
Bilirkişi bu soruların ardından olayla ilgili gerçekleri, elde ettiği bulguları, dayandığı kaynaklara göre açıklamaya çalışır. Açıklamalar sonucunda hastalığın tedavisi esnasında uygulanması gereken profesyonel standartlarla uygulanan tedavi arasında karşılaştırma yapılabilir. Duruşma esnasında bilirkişi bir avukattan ziyade bilimsel ve objektif bir hekim gibi davranmalıdır. Sonuçta elde ettiği verileri yorumlayacak ve yargılayacak olan mahkeme heyetidir.
Bilirkişi ifadeleri esnasında kendini beğenmiş ve kibirli tutum takınmaktan kaçınmalıdır. Mahkeme heyeti özellikle bilirkişi ifadeleri hususunda hassas davranırlar. Bilirkişiler açıkladığı konularda mahkeme heyetinin anlayabileceği şekilde teknik ve bilimsel içerikte değişiklik yapabilirler. Çapraz sorgu esnasında bilirkişi ifadelerinde mahkeme heyetinin yeterince anlayamadığı konular ortaya çıkarsa, mahkeme heyetinin kafası karışabilir. Bundan dolayı bilirkişi ifadeleri esnasında mahkeme heyetinin davranışlarını gözlemleyerek olay hakkında bilgili olup olmadıklarını değerlendirebilir. Sunuş esnasında el hareketleri ve ses tonunun, önemli yerleri vurgularken, yerinde kullanılması etkileyici olur. Görsel veriler, diyagramlar ve modellerin kullanılması ve olay hakkında resimlerin gösterilmesi bilirkişinin mahkemede kendini ifade etmesi açısından önemlidir.
Çapraz sorgu bilirkişi ile davacı ve davalı arasında karşılıklı bir sınavdır. Duruşma, bilirkişinin görüşlerini destekleme ya da haksız çıkarma zamanıdır. Bilirkişiler rahat olmalı ancak sorulan sorulardaki inceliklere ve detaylara da dikkat ederek cevaplarını bu şekilde vermelidirler. Sorular açık bir şekilde yanıtlanmalıdır. Avukatlar tarafından kullanılan temel bir taktik çapraz sorgu esnasında bilirkişi ile tartışmaya girmektir. Bilirkişi sahip olduğu bilgileri işin uzmanı olmayan bir avukat ile tartışırsa güvenirliligini kaybederek mahkemenin aklında objektif olup olmadığı hakkında soru işareti bırakabilir. Bununla beraber bilirkişiler davanın işleyişi esnasında konu ile ilgili uzman, diğer bilirkişilerle konu hakkında tartışmada bulunabilirler. Avukatların kullandıkları diğer bir taktik ise; varsayılan bir olgunun bilirkişilerden yorumlanmasını istemeleridir. Bu şekilde avukat bilirkişiyi sonuç üzerinde kendi istediği yöne doğru yönlendirmeye çalışabilir.
Buna izin verilmemeli, bilirkişi bu sorularda varsayılan olgu ile tartışılan durum arasındaki farklılıklara dikkat çekerek konunun farklı yöne çekilmesine engel olmalıdır. Benzeri bir şekilde bilirkişiden karşı tarafın sorularına evet veya hayır gibi net ifadelerle cevap vermesi istenebilir. Bilirkişiler kendi fikirlerini açıklayabilecek konumda olmalıdır. Hakim de karşı tarafının avukatının sorduğu soruya bilirkişinin ifadesini keserek evet ya da hayır türünden cevap vermesini isteyebilir. Eğer soru basit olarak evet ya da hayırla yanıtlanamayacaksa bilirkişi sorunun cevabı için mahkeme heyetinden karşı tarafın isteğinin aksine uzun cevaplar vermek için izin istemelidir. Aksi halde bilirkişi karşı tarafın avukatı tarafından istemeyeceği noktalara çekilmiş olacaktır. Bu tür bir durumda heyet bilirkişinin ara verme isteğine ya da kendi görüşlerine bilimsel açıklama getirmek istemesine sıcak bakar.
Bilirkişilik yapmak dava süreci boyunca hekimler için yorucu bir işlemdir. Bu tip olgularda bilirkişinin güvenirliliğinde meydana gelebilecek herhangi bir durum bilirkişiye ceza verilmesine yol açabilir. Bütün bu risklere rağmen hekimler bu tip olgularda bilirkişilik yapmak durumundadırlar. Burada bilirkişinin yapacağı en önemli şey profesyonel tedavi standartlarını tanımlayarak; olay esnasında meydana gelen durumları bu standartlarla objektif, hileden uzak, rahat ve profesyonelliğin gerektiği şekilde ifade edebilmektir.
Tıbbi Uygulamalarda Standartlar ve Kurallar
Tıbbi uygulama hatasında söz edebilmek için karşılaştırma yapılmasına olanak sağlayacak standartlar ve geçerli kurallar bulunmalıdır. Bir hekimin tıbbi uygulamada standartlar içerisinde kaldığı ve hangi seviyede sağlık bakım hizmetinin standart dışına çıktığı nasıl tespit edebilecektir? Geçmişe bakıldığı zaman tıbbi malpraktis davalarında davalı tarafın hangi standartlara bağlı olduğunun yerel standartlar üzerinden değerlendirildiği görülmektedir. Bu durumu anlamak için hekimin, sağlık bakım standardının tespitinde kullanılan bölgesellik kuralının tanımının bilmesi gereklidir. “Bölgesellik Kuralı" olarak 19. yy’ da ortaya atılıp, adlandırılan bu kural, “bir hastanın bakımını üstlenen hekimin, aynı bölgede çalışan diğer hekimler tarafından eğitim, yetenek ve sağlık bakımı ile ilgili olarak sunulan mesleki standarda sahip olması" olarak tanımlamaktadır.
Buradaki temel mantık doktorları yerel standartlar dışında gerekli standartları karşılayıp karşılamamalarına göre değerlendirerek korumaktır. Aksi halde aynı standartlar ele alınırsa teknoloji, laboratuar ve konsültasyon görüşlerine başvurabilen kentte yaşayan bir doktor ile kırsal kesimde bu tür olanaklardan yoksun doktorların birlikte değerlendirilmesi haksızlık olacaktır. Bölgesellik Kuralı'nm olumsuz yönü, aynı bölgede çalışan bütün hekimlerin, yetersiz yerel standartlara göre değerlendirilmesidir. Bilirkişiler bu olumsuzluğu, raporlarına “aynı veya benzer toplumlarda” veya “benzer durumlarda” ibaresini eklemek suretiyle düzeltmeye çalışmışlardı. Bununla birlikte seçilen bilirkişilerin de aynı koşulları sağlayan kişiler olması bölgesel farklılıklardan oluşacak durumları da önleyebilir.
Ancak özellikle iletişimin gelişmesi ve alanında uzman kişilerin yaygınlaşmasıyla bu tür teorik fikirlerde önemini yitirmektedir. Yeni genel kanaatlere göre ulusal standartlara göre yetişmiş bütün doktorlar kendi uzmanlık alanlarında her yerde bilirkişilik yapabileceklerdir. Ulusal standartların uygulanmasıyla beraber doktorlar arasındaki bölgesel farklılıklar da ortadan kalkma aşamasındadır. Günümüzde beklenti meslek odaları ve uzmanlık derneklerinin kendi alanlarında standartları belirlemeleridir. Ancak bu oldukça zor bir alandır.
Malpraktis İddialarında Adli Tıp Uzmanının Rolü
Malpraktis iddiası sabit görülüp ceza alan olguların yaklaşık %20’sinde olayın ölümle sonuçlandığı bildirilmektedir. Bu kapsamda, tıbbi uygulama hatalarının değerlendirilmesinde otopsinin yeri tartışılamaz. Ancak son yıllarda tüm dünyada otopsi sayılarında bir düşüş yaşandığı bilinmektedir. Antemortem diagnostik yöntemlerdeki artış sayısal düşüşün en önemli nedenleri arasında gösterilmektedir. Ancak bu düşüncenin doğru olması durumunda, antemortem-postmortem tanı farklılıklarının giderek azalması gerekirdi. Mevcut araştırmalar bunu doğrulamamaktadır. Türkiye’de ve Dünya’da yayınlanmış çeşitli serilerde; antemortem, postmor-tem tanısal farklılıkların, tüm teknolojik gelişmelere, tanıda kullanılmaya başlanılan yeni yöntemlere rağmen hala önemli oranda sürdüğü görülmektedir. Yaycı ve ark. tarafından 2004 yılında yapılan retrospektif değerlendirmede; erken dönem postmortem incelemelerin ölüm nedenleri açısından yeni umulmadık verilerle, büyük fayda sağladığı belirtilmiştir. Kadın doğum ile ilgili 16 olgudan 6’smda otopsi ile tanının değiştiği, 5 olguda tanının kesinleştiği, genel cerrahi ile ilgili olan 19 olgudan birinde tanının antemortem tanı ile tamamen çeliştiği belirtilmiştir.
Tıbbi uygulama hataları ile ilgili davalarda kayıtların yetersizliği, dolayısı ile güvenilir olmadıkları davacılar aşısından önemli bir argümandır. Ölümle sonuçlanan olgularda iyi bir otopsi bu konudaki olumsuzlukları hekim lehine çevirecek alternatifi olmayan bir delil olabilir. CMK’nda özellikle zorunlu durumlarda tüm hekimlerin otopsi yapabileceği belirtilmektedir. Ancak malpraktis iddialarında olduğu gibi ciddi durumlarda, gerektiğinde konsültasyon desteği alan deneyimli bir adli tıp uzmanının yapacağı otopsi davanın iyi niyetli tüm taraflarını memnun edecektir. CMK’nda tarafların otopsi salonunda, otopsiyi yapan hekim dışında uzman bilirkişi bulundurmalarına olanak tanıması, son derece önemli bir gelişmedir. Uygulamaları sırasında bu tip problemlerle karşılaşan hekimlerin böyle bir destekten yararlanması önemli faydalar sağlayabilir. Aynı şans mağdur olduğu iddia edilen taraf için de geçerlidir.
Ölümle sonuçlanmayan olgular açısından bakıldığında; ülkedeki tüm bilirkişilik kurumlarında malpraktis iddialarının değerlendirilmesinde adli tıp uzmanlarının rol aldığı görülmektedir. Bu oldukça ciddi bir deneyim kazanmalarına yol açmıştır. Temel olarak kriminal konularla ilgili adli tıp uzmanlarının 1500’lü yıllardan bu yana malpraktis iddiaları ile uğraştıkları görülmektedir. Hem ülkemizdeki hem uluslar arası literatürde, bu alanda birçok eser adli tıp uzmanlarına aittir. Raporlama sürecindeki tecrübeleri, hukuki prosedürlere yatkınlıkları da göz önüne alındığında; multidisipliner bir yaklaşımı zorunlu kılan malpraktis olgularında, adli tıp uzmanlarının ekibin vaz geçilmez bir üyesi olacağı söylenebilir.
KAYNAKLAR
1. Aşçıoğlu Ç. Tıbbi Yardım ve El Atmalardan Doğan Sorumluluklar. Ankara,
1993
2. Dünya Tabipleri Birliği’nin Tıpta Yanlış Uygulama Konulu Duyurusu (Malpractıce) (Türk Tabipleri Birliği, 1998;43), (44. Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu’ nda Kabul Edilmiştir. 1992)
3. Koç S.,Yorulmaz C. Hekimin Yasal Sorumlulukları, Adli Tıp Cilt 1. Ed. Soysal Z, Çakalır C. İ. Ü. Basımevi ve Film Merkezi, İstanbul, 1999: 45-59.
4. Polat O. Tıbbi Uygulama Hataları: Klinik-Sosyal-Hukuksal-Etik boyutları I. Baskı. Seçkin yayıncılık. Ankara, 2005.
5. Hancı İ.H., Özdemir M.H. Hekim Hataları ve Yüksek Sağlık Şûrası. III: Adli Bilimler Kongresi Bildiri Özet Kitabıl4-17 Nisan 1998
6. Hamit İ.H., Malpraktis: Tıbbi Girişimler Nedeniyle Hekimin Ceza ve Tazminat Sorumluluğu. I. Baskı. Seçkin yayıncılık. Ankara, 2002
7. Özkara E., Hamit İ.H. Türkiye’de Nöroşirürjiyenin Yasal Sorumlulukları ve Medikolegal Sorunları. Türk Nöroşirürji Dergis 13: 213-20, 2003
8. Özkara E., Naderi S., Gündoğmuş Ü.N., Arda N. Yüksek Sağlık Şurası'nda 1994-1998 Yılları Arasında İncelenen Spinal Cerrahi Malpraktis Olgularının Değerlendirilmesi. Türk Nöroşirürji Dergis 13: 213-20, 2004
9. Giray AÜ., Malpraktis Açısından Hekimlerin Karakteristikleri ve İşyeri
Fiziksel Koşullarının Akciğer Tüberküloz Hastalığı Teşhisinde Kullanılan
Muayene Protokolü Uygulama Yeterliliğine Etkisi. Doktora Tezi. Hacettepe
Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1999
10. Özdemir MH., Çekin N., Gülmen MK. Malpraktis İddialarında otopsinin Önemi: Bir Olgu Sunumu. Ankara Patoloji Bülteni. 1999; 16 (1), 43-45
11. Bove K.E., Iery C. The role of the autopsy in medical malpractice cases, I: A review of 99 appeals Court Decisions. Archives of Pathology & Laboratory Medicine; Sep 2002; 126, 9; ProOuest Medical Library pg. 1023
12. Bove K.E., Iery C. The role of the autopsy in medical malpractice cases, II: Controversy Related to Autopsy Performance and Reporting. Archives of Pathology & Laboratory Medicine; Sep 2002; 126, 9; ProOuest Medical Library pg. pg. 1032
13. Yaycı N., Üzün İ., Arslan M.M., Üris M. Postoperatif Ölümle Sonuçlanmış ve Tıbbi Uygulama Hatası İddiası Bulunan Olgularda Otopsinin Değeri. Türkiye klinikleri J Foren Med 2004,1: 2 s.57-61
14. Salaçin S, Gülmen MK, Alper B, Çekin N.,. Entoksikasyon ön tanılı ol-gularadantemortem-postmortem tanı farklılıkları. Ankara Patoloji Bülteni 1994; 11: 12-15
15. İstanbul Tabip Odası Hekimlik Uygulamaları 2001 İstatistik Yıllığı Ocak - 2002 http://www.istabip.org.tr/hub/istatistik2002.doc
16. Özdemir MH., Salaçin S., Ergönen TA. Hatalı tıbbi girişimlerde karşılaşılan bilirkişilik sorunları, IV. Adli Bilimler Kongresi, 10-13 Mayıs 2000, İstanbul
17. Dowd Al, http://www.afip.org/Departments/legalmed/jnrml998/ex-pert.html
18. Kaneti S., Hekimin hukuksal sorumluluğunda kusur ve ispat yükü, İstanbul Üniversitesi Siyasi Bilimler Fakültesi, yayın no:2848, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1982, s.522-535
19. Gündoğmuş, Ü.N., N. Ersoy ve Ü. Biçer, “Yüksek Sağlık Şurası Kararlarının Etik Açıdan Değerlendirilmesi”, Toplum ve Hekim, 13, 8-14 (1998).
20. Gündoğmuş, Ü.N., Y. Bilge, Ö. Kendi ve İH. Hancı, “Hekimlerin Yasal Sorumluluğunun Yüksek Sağlık Şurası Açısından İrdelenmesi”, Adli Tıp Bülteni, 2, 127-130 (1997).
21. Liang BA., Who Can Be an Expert in Anesthesia Malpractice Suits? A Case of General Anesthesia, Cardiopulmonary Risk, and Patient Death. Journal of Clinical Anesthesia 15:395-397, 2003
22. Deitschel CH., Buckley JM., Evans G., Fraser JJ. Guidelines for expert wit-ness testimony in medical malpractice litigation. Pediatrics; May 2002; 109, 5; Health Modüle. pg. 974
Kaynak://www.steteskop.net
Doç Dr A Coflkun YORULMAZ - Dr Ziya KIR - Dr H. Çetin KETENCİ

