Evrenin en temel yasası neden sonuç yasasıdır. Herşeyin kesinlikle tabi olduğu bu yasaya göre, nedensiz hiçbirşey olmaz. Gördüğümüz, yaşadığımız bütün fenomenlerin nedenleri önceden yaratılmıştır. Her an, farkında olarak veya olmayarak, pek çok neden yaratırız. Bunu düşüncelerimizle, sözlerimizle ve eylemlerimizle yaparız. “Eylem” kavramına, yalnız yaptıklarımız değil, kaçındıklarımız da dahildir. O kadar çok sayıda neden ve sonuç yaratılmıştır ki evrende, bunların hepsini bilmemize olanak yok. Bildiklerimiz, okyanustaki bir su damlası kadar. Bu nedenle, “Şu olay şu yüzden oldu” formülasyonu ile önesürdüklerimiz, ancak kısmen doğru olabilir. Evrendeki bütün neden sonuç zincirlerini bilmediğimiz sürece, birşeyin nedenine ilişkin iddialarımız %100 doğru olamaz. Neyse ki herşeyi bilmek zorunda değiliz. Fakat evrendeki bazı eğilimleri bilebiliriz ve bilmeliyiz de. “Şöyle bir olay yaşıyorum, fakat ben bunun nedenini ne zaman, nasıl yarattım? Hiç hatırlamıyorum!” deriz. Çünkü bilgimiz ve hafızamız çok sınırlı, algılarımız da seçici. Çünkü şu sırada yaşadığımız herşeyin nedeni bu yaşamımızda değil. Bazı şeylerin nedenleri daha önceki yaşamlarımızda saklıdır. Eski yaşamlarımızı hatırlamayız. Hatırladığımız takdirde bu yaşamı hakkıyla yaşamamız ve ilerleme kaydetmemiz son derece zor olur. Bu nedenle yaşamların arasına birer unutma perdesi gerilmiştir. Yeni yaşamlara, o perdeden geçerek doğarız. Örneğin fobilerimiz, daima eski yaşamlarımıza dayanır. Birçok hastalıkta da eski yaşamların katkısı vardır. Bunu “Bir günah işlemişim, şimdi cezasını çekiyorum” şeklinde algılamamak gerekir. Neden sonuç yasası bizi ne ödüllendirir, ne cezalandırır. O nötrdür. Suçluluk hissimiz nedeniyle, cezalandırıldığımızı biz kendimiz düşünürüz. Kendimizi bir nedenle takdir etmişsek, yine nötr olan bir şeyi ödül olarak algılayabiliriz. Dünya ne sizden yana, ne de size karşıdır. Tamamen nötrdür. Yaşadığımız tüm sevinç ve acılar kendi duygu ve düşüncelerimizden, kendi tutumlarımızdan kaynaklanmaktadır. Hastalığın bir ceza olmadığını anlamak yetmez, onu bir aydınlanma aracı haline de getirmek gerekir. Yaşadığımız herşey gibi, hastalık da ilerlemenin ve aydınlanmanın bir aracıdır. Daima maksatlıdır. Çünkü doğmadan önce yaşam planımızı yapar, hastalıkları da belli bir maksatla bu plana dahil ederiz. Böyle bir plan yaptığımızı hatırlamıyoruz, çünkü unutma perdesinden geçerek geldik. Herşeyi hatırlarsak, yaşam bizim için “gerçekçi” olmaz ve kendimizi yaşama veremeyiz. Tıpkı sınav sorularının cevaplarını önceden bilen, bu nedenle de dersi ciddiye almayan öğrenciler gibi oluruz. “Nedeni bilinmiyor” gibi görünen şeyler, bilimin bugünkü paradigması içinde açıklanamayan şeylerdir. Burada kabahat, nedeni bilinmeyen şeyde değil, paradigmadadır. Evrende sınırsız bilgi var ve bilgi gerçekte sistemli olmayan bir yığındır. Bilgileri tasnif eden ve sistemli hale getiren, mantık ve bilimdir. Zihnimiz kategorilerle dolu. Yeni gelen bir bilgiyi zihnimizdeki kategorilerden birine yerleştiririz. O zaman “Tamam, ben bunu anladım” deriz ve soru işareti kalmaz. Fakat zihnimizdeki kategorilerden hiçbirine uymayan, hiçbirine dahil edilemeyecek bir bilgi geldiği zaman, o bilgiyi çöpe atarız. Yeni bir kategori oluşturmak veya sistemi gözden geçirip herşeyi tekrar arşivlemek gibi bir zahmete girmeyiz. Bu şekilde çöpe atılan bilgiler çok fazladır; sayıca, kategorilere soktuğumuz bilgileri misliyle aşmaktadır ve unutulmamalıdır ki, hiçbir bilgi diğerinden daha az değerli değildir. Hepsinin değeri eşit olmakla birlikte, sırf o anda bir bilgi bizim işimize daha fazla yarıyor diye, bizim için daha değerli olur. Çöpe atılan bilgilerin hesabını kim nasıl verecek? Birçok bilginin çöpe atılmış ve hâlâ atılmakta olmasının bedelini hep birlikte ödüyoruz. Nasıl? “Şu açıklanamıyor”, “Epilepsinin nedeni bilinmiyor”, vs. dendiğinde ödüyoruz. Nedeni bilinse, çok kısa zamanda kökten çözüm getirilir. Bilinmemesinin nedeni, epilepsinin “esrarının” çöpe atılan bilgiler arasında saklı oluşudur. Ancak karamsar olmaya gerek yok, çünkü bilimin paradigması değişiyor. Her ne kadar bu henüz Türkiye’ye yansıyamadı ise de, bilim artık yeni kategoriler açıyor, kendine çekidüzen veriyor, çöpe atmayı azaltıyor. Daha önce “Hadi canım sen de” denen parapsikolojik fenomenler artık üniversitelerde inceleniyor. Bir gün inşallah Türkiye’deki üniversitelerde de parapsikoloji bölümleri kurulur. Eski paradigmaya göre, insan yalnız gözle görülen fizik bedenden oluşmuştur, o da bir makinadır, makinayı tamir ederek herşeyi halledebilirim. Ancak bu makinanın yapısının çok daha karmaşık olduğu artık anlaşıldı. Yalnız et ve kemikten oluşmuyoruz. Fizik bedenimizi çevreleyen, daha geniş bir alan kaplayan eterik bedenimiz var. (Enerji beden de deniyor.) Daha dışarıda, hepsini kapsayan ve çevreleyen mental bedenimiz var. (Zihinsel beden) Bir üst katman ise kozal beden. (Nedensel-sezgisel-ruhsal beden) Bunlara farklı öğretilerde farklı isimler veriliyor ve sayıları farklı olarak sunulabiliyor. Fakat değişik öğretilerde bunların farklı olması, yanlış olduğunu göstermez. Sadece, her öğretinin gerçeğin yalnız bir kısmına ulaşabilmiş olduğunu gösterir. Hastalıkların nedenleri bu üst katmanlarda yaratılır, yeterince neden birikimi ve yeterince yoğunlaşma olunca fizik bedene yansır. Ancak fizik bedene yansıdığı zaman fark ederiz hasta olduğumuzu. Ama bunun daha ön aşamaları vardır ve biz fark etmeden önceki aşaması da, fark edildikten sonrası kadar gerçektir. Değişen tek şey bizim farkındalığımızdır. Eğer kendimizi yeterince geliştirirsek, hastalıkları fizik bedene yansımadan önce de fark edebiliriz. Ve belki o aşamada önlem alıp durdurma imkânımız olur. Farklı hastalıkların kaynağı farklı katmanlar olabilmektedir. Örneğin epilepsi, eterik bedenden kaynaklanan bir hastalıktır. Bu nedenledir ki, sadece fizik bedeni etkileyen tedaviler epilepsi için kalıcı bir çözüm olamaz. Mental bedenden kaynaklanan hastalıklar için de, sadece fiziksel ve eterik bedenleri etkileyebilen tedaviler kalıcı bir çözüm olmaz. Çünkü her katman kendine uygun tedavi yollarını talep eder. Daha alt katmanların tedavi yolları daha üst katmanları etkileyemez. Ancak daha üst katmanların tedavi yolları daha alt katmanları etkiler. İlaç kullanmanın sadece nöbetleri biraz azaltmakla ve hastayı serseme çevirmekle kalmasının, kesin çözüm sağlayamamasının nedeni budur. Nöbetleri azaltmak kesinlikle hiç yoktan iyidir ve Batı Tıbbı kullanılmalıdır. Ancak Batı Tıbbı dünyadaki tek tıp sistemi değildir. Çinlilerin, Hintlilerin, Mısırlıların da tıp sistemleri var ve bunların her birince epilepsi için farklı açıklamalar, farklı teşhis ve tedavi yolları var. Onlara da başvurulması gerekir. Çünkü Batı Tıbbının fizik bedene kilitlenmiş yaklaşımının tersine, doğu felsefelerince oluşturulmuş sağlık sistemleri, diğer beden katmanlarını da dikkate alan, onlara da hitap edebilen bir yaklaşıma sahiptir. Alternatif tıp yöntemlerinden her biri farklı bir beden katmanının tedavi yöntemidir. Homeopati mental beden, akupunktur ve nefes çalışmaları eterik beden için uygundur. En üst katmanlara meditasyon hitap eder. Ancak meditasyonun da pek çok farklı tekniği var ve hepsi herşeye uygun değil. Herkes kendi kişiliğine, sağlık durumuna ve bünyesine uygun meditasyon tekniğini bulmalıdır. Bunun için hastanın sorumluluk üstlenmesi ve çaba harcaması gerekir. Benim için neyin en iyi olduğunu kimse benden daha iyi bilemez. Epilepsi, yalnız insanlarda değil, hayvanlarda da görülebilen bir hastalık. Hayvanların da eterik bedeni var, ancak mental bedenleri yok. Epilepsinin mental katmandan kaynaklanmadığını buradan anlayabiliriz. Elektriğimizi idare eden beden, eterik bedendir. Epilepsi de bir elektrik dengesizliği hastalığıdır. Elektriği gözlerimizle göremediğimiz için, epilepsi esrarlı bir havaya bürünmüş, “cin çarpması” gibi yorumlara maruz kalmıştır. Elektriğimizi düzene ve dengeye kavuşturmanın çeşitli yolları vardır ve bunları ilerideki yazılarımızda inceleyeceğiz.